Etiket Arşivi: Akademi

Boğaziçi Starbucks İşgaline Benden Destek

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri 6 Aralık günü kampüslerinde yeni açılan Starbucks’ı işgal ettiler. Dertlerinin ne olduğunu kendilerinden dinleyelim:

Bir sorsalar anlatacaktık velhasıl madem onların sormaya niyetleri yok biz anlatalım istedik. Öğrenci ‘yerleşke’mizde yerleşmek niyetindeyiz. Ucuza ve sağlıklı yemek yemek mesela. Bizim olan alanlarda tüketim zorunluluğu olmaksızın var olabilmek; kampüs içinde bedava ulaşım sağlayabilmek, öğrenciliğimizi ‘kanıtlayan’ belgelerimize ücretsiz sahip olabilmek gibi çok temel isteklerimiz var. Bu sebeple Starbucks’ı ‘mesken’ tuttuk ve kendimize ait alanları geri alabilmek adına bir adım attık. Devamını da getirelim diyoruz, salı günü saat 14′te kütüphane önünde toplandıktan sonra, önce rektörlüğe yürüyoruz sonra çayımızı, pastamızı, böreğimizi kapıp (daha neler var neler!) Starbucks’a şenliğe gidiyoruz. Eee madem buralar bizim ‘yerleşkemiz’, biz de artık yerleşelim.” 

Çok iyi düşünmüşler, çok da iyi yapmışlar, pek de güzel olmuş, güle güle otursunlar. Yalnız “barınma haklarını” unutmuşlar sanki ya da o zaten öntanımlı “İşte böyle buralara yerleşeceğiz yavaş yavaş” diye düşündüler belki de, bilemiyorum. Bütün dünyada işgal eylemleri sürerken, niye biz de böyle şeyler olmuyor acaba, diye kara kara düşünen ben için de sevindirici bir haberdi, en azından bir yerden başlamıştı işte, gerisi de gelir zamanla diye düşünüyor idim. Sonra kendi öğrencilik yıllarımda Beytepe kampüsünde yaşadıklarımız aklıma geldi. O zaman hadi gelin size bir anımı anlatayım:

Yıllar yıllaaar önce üniversiteye ilk geldiğim sene bölümümüzün en üst katı büyükçe bir ortak kantindi. Bölümün idari personeli tarafından bir kooperatif gibi işlettiliyordu, sanırım. Menü de sadece poğaca ve çay vardı, çayını da poğaçanı da kendin alır, parasını da kendin koyardın çoğu zaman. Sabahları akademik personel ve öğrenciler burada birlikte çaylarını içerlerdi. Dersten çıkan öğrenciler buraya gelir ders notu alır verir, sohbet eder, ders dışı vakitlerinin çoğunu burada geçirirlerdi. Sonra bir gün bu vergisiz, ihalesiz, haraçsız ortam rektörlüğün gözüne battı ve kantin boşaltıldı. Bir süre daha öğrenciler çaysız ve poğaçasız buraya gelmeye devam ettiler ancak sonunda bu imkan da ortadan kalktı. Bu boş atıl alanın, hayli kalabalık ve sıkışık olan bu bölümümüzde iştahları kabartması çok sürmedi ve burası sonunda bir anabilim dalının mekanı oldu.

Artık öğrencilerin bölüm içinde sosyalleşebilecekleri bir ortam kalmamıştı, üst sınıflarla hatta hocalarıyla tanışacakları, ders notları alıp verecekleri, hocalar hakkında tüyolar alabilecekleri bir yer yoktu. Artık çoğunlukla ancak kendi sınıfından arkadaşları olabilirdi. Bundan sonra herkes kendi meşrebine uygun sayısı az, bölümden uzak kantinlere dağıldı. Biz Yıldız Amfinin altındaki Çiğdem Kafe‘deydik, sanırım öğrencilik hayatımın çoğu burada geçmiştir. Hey gibi günler hey, adeta bir amca edasıyla nostalji oldum şimdi. Bildiğiniz sıradan öğle saatleri bol gürültülü, sıkışık/samimi, kapalı ortamlarda sigaranın içilebildiği barbarlık zamanlarının bir kantiniydi işte. Ehh o kadar zaman geçirince işletmecisiyle, çalışanıyla da ahbap oluyorduk, haliyle. Kim kimin sevgilisi, kimler küs felan hep takip ediyorlardı, çaktırmadan. Bunun ardından üniversitemiz yap işlet devret modelini keşfeti. Kampüs arazisini satıp, pardon kiralayıp, buralarda ODTÜ’nün Çarşısı’nı andıran mekanlar yaratma hevesine girdi: Öyle ya bizim ODTÜ’den neyimiz eksik kalsındı. İlk garabetin adı City Center‘dı. Bunu başkaları izledi. Ancak yan yana dizilmiş her mutfağından ayrı ayrı kokuların birbirine karıştığı, baktığın her noktada seni esir almaya çalışan ekranlar ve ekranlardan tamamen alakasız iğrenç müziklerin bangır bangır çalındığı mekanlar herkesin zevkine uygun değildi. Ya da daha basiti insanlar kendi bölümlerindeki kantinlerden buralara gelmeye üşeniyorlardı. Ne var ki bu yeni mekanların sahipleri yapmak için o kadar para saydıkları binalardan yeterince kâr edemiyordu. “Hiç hoş deYıl!” diye içinden geçirmiş olsa gerek, o zamanın piyasanın gizli eline derinden iman etmiş Rektör’ü. Böylece bölüm kantinleri ve küçük işletmeler kapatılmaya ve öğrenciler bu mekanlara kanalize edilmeye çalışıldı, başarıldı da. Ben mezun olduktan sonra yıllarımı geçirdiğim Çiğdem Kafe de kapatıldı. Çiğdem’in kim olduğu sorusuysa hala bir sır. En son ben bıraktığımda Beytepe öğrencilerinin koca kampüste, müşteri hem de “Öğle saatlerinde ders çalışmak yasaktır” müşterisi olmadığı sadece bir tek yurt kantini kalmıştı. Hiç unutmam bölüm başkanlığını yeni devralmış akademisyenlerden birine, bu kantin ihtiyacından bahsettiğimde, heyecanla onun olamayacağını ama Coco Cola makinesi alacaklarını söylemişti. Ben de donakalıp; “Kime konuşuyorum yareppim.” diye içinden geçirmiştim. Bu da böyle bir anımdır işte.

Velhasılı kelam, kantin deyip geçmeyin, bu bir Starbucks meselesi değil, üniversitelerin sermaye teslimine artık bir yerde dur denmesi meselesidir. Emek Sinemasının yıkılıp yerine iş merkezi yapılması İstanbul için ne demekse, üniversite kantinlerinin Starbucks’a dönüşmesi de benim gözüm de aynı şey. Yok olan sadece kantinler değil onun çevresinde kurulan yaşantıdır da. Öğrenci hayatını ortadan kaldırılıp yerine bir fast-food müşteriliği koyma çabasıdır, İstanbullular bilmez ama “Hocam, müesesemizde ders çalışmaz mısınız, lütfeeen!”dir, bunun varacağı yer ve her türlü karşı çıkılmalıdır. “Ulan burası üniversite, istediğim yerde çalışırım.” demek de öğrencinin en tabii hakkıdır.”İstediği yerde çalışmamak da hakkıdır tabii onu da unutmayalım, mesela ben en çok çalışmama hakkımı kullanmışımdır

Bu yazıyı bu sabah yazmaya başlamıştım şu saate kadar “kahve alma özgürlüğümüz” tadında laflar ortada dönmeye başladı. Hayretle izliyorum, hayretime hayret etmeyi de ihmal etmiyorum. Bu özgürlük savaşçıları “Freedom!” diye  haykırarak diğer on yüz milyon Starbucks’tan birine defolup gidebilirler, Starbucks aşkınız için azcık yürüyün, açılırsınız hem beyninize oksijen gider. Ya da aşk mektubu yazın Starbucks’a hemen kampüsün çıkışına kondursun kahvehanelerinden birini, onu da ben mi düşüneceğim lan. Ama siz öğrencinin ucuz yemek yeme özgürlüğünü düşündünüz mü hiç? Cebindeki paranın o gün karnını doyurmaya yetip yetmeyeceğini dert etmesi umurunuz da mı? Değil mi? Tüküreyim o zaman sizin kahvenizin içine!

Starbucks Şenlikçisi arkadaşların bir bloğu bir de twitter hesabı var, mutlaka takip edin, destek verin, derim ben. Ahkâm kesecekler de önce bir baksınlar da sonra kessinler ahkâmlarını.

PS: Çok uzun oldu gene, hem de hızlı oldu bu sefer.

Halk için eğitim, halk için bilim!

Üniversite Başkaldırıyor!

Hükümetin üniversitelere yönelik saldırıları şiddetlenirken, bugün üniversitelilerden AKP’ye yeni bir yanıt geldi. ODTÜ’lü, Hacettepe’li ve Ankara Üniversiteli öğrenci, akademisyen ve üniversite çalışanlarından oluşan 500 kişilik bir grup ODTÜ’den AKP Genel Merkezi’ne yürümek istedi.

Kampüsün dışına çıkmasın, kampüs içinde de polisiyle, jandarmasıyla ÖGB’siyle zapturapt altında dursun istenen üniversite ve üniversiteli “Başkaldırıyoruz!” diyerek kampüs sınırlarının dışına çıkmaya çalıştı bugün. Ancak ODTÜ girişine yığınak yapmış iki bin küsur polis, polis fıskiyesi ve polis gazı üniversitenin, kampüs dışına çıkmasına şimdilik engel oldu!

Üniversitelinin talepleri şunlardı; “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim! Halk için eğitim, halk için bilim!”

Bu taleplerin istisnasız her birine katılıyor ve tekrar ediyorum:

Başkaldırıyoruz!

Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim!

Halk için eğitim, halk için bilim!

Devam edecek…

Daha fazlası için buraya ve şuraya bakabilirsiniz.

Darwin Gününüz kutlu olsun…

Bugün Charles Darwin’in doğum günü… Küçük Bobby bundan 201 yıl önce bugün 12 Şubat 1809’da İngiltere’de hayata gözlerini açtı. Ne hayat ama! Charles Darwin’in doğum günü dünyada 1990’ların başından bu yana, her yıl düzenli olarak Darwin Günü olarak kutlanıyor. Türkiye’de de, bildiğim kadarıyla, ilk Darwin Günü etkinliklerini, 2006 yılında Evrim Çalışma Grubu‘yla düzenlemiştik. Doğumunun 200. yılı nedeniyle 2009′un Darwin Yılı ilan edilmesiyle, geçen yıl pek çok etkinlik gerçekleştirildi. Türkiye’deki Darwin Yılı etkinliklerinin benim tahmin ettiğimden çok daha fazla ve yaygın olduğunu da belirtmeliyim. Hem Türkiye’nin pek çok farklı yerinde birçok etkinlik yapıldı, hem de Darwin ve evrim kuramıyla ilgili çok sayıda yeni yayın çıktı. Bu etkinliklerin bir bölümüne Evrim Çalışkanları‘nın bloğundan göz atabilirsiniz. Özetle, Darwin Yılı’nın evrim kuramının tanınması, anlaşılması ve evrimsel biyolojiyle ilgilenen genç yaşambilimciler açısından çok faydalı olduğunu söyleyebiliriz.

Elbette bunun devamını getirmek gerekiyor. Darwin Yılı’nın kutlanmasında ve öncesinde Türkiye’de evrim ve bilim içerikli çalışmalara en büyük katkıyı yapan kuruluşlardan biri olan ÜKD, Evrim Sürüyor Çalışma Grubu’yla kendi çalışmalarının süreceğinin işaretini verdi. Grubun gelecekteki etkinliklerini görmek için sitelerine mutlaka göz atın.

2009 yılıyla yakalanan ivmenin korunması için benim de bir önerim olacak, aslında bundan üç dört yıl önce yaptığım bir öneriyi tekrarlayacağım. O zamanlar Darwin Yılı gelecekti, şimdi geçti ve önümüzdeki bir elli yıl daha olmayacak. Ancak her yılda en az bir Darwin Günü var. O da bugündü ve o da geçti. Hatta elimi çabuk tutmazsam bu yazı da bir sonraki güne kalacak.

Darwin Günü, Darwin’in adında evrimi ve bilimi hatırlamak için bir vesile, DarwinDay.Org sitesinin etkinlikler listesine bakarsanız, pek az kişinin bugüne sadık kaldığını görebilirsiniz. Biz de daha önce yaptığımız etkinliklerin hiçbirini 12 Şubat’a denk getirememiştik. Bunun temel sorumlusu şubat ayının yarıyıl tatiline denk gelmesi, 12 Şubat’ın Sevgililer Günü’ne çok yakın olmasının da bir etkisi vardır belki, kim bilir? Darwin Günü etkinlikleri için uygun bir diğer gün de 24 Kasım, Türlerin Kökeni’nin yayınlanış tarihi, bir diğer olası ancak nadiren seçilen tarihse 1858 yılında Darwin ve Wallace’ın bildirilerinin birlikte okunduğu 1 Temmuz tarihi ki Türkiye için neredeyse imkansız bir tarih.

Türkiye’de Darwin Günü için, bence, olası ve oldukça da anlamlı bir başka gün daha var: TÜBİTAK’ın Darwin’i sansürlediği gün… Mart ayının ilk on gününden biri ancak hangisi tam bilemiyorum. Bu olayı her yıl hatırlamayı seçip, bunu Türkiye’nin özel Darwin Günü olarak belirleyebilir miyiz sizce? Hem Mart ayı etkinlikler için oldukça uygun bir zaman dilimi.

Bütün bu tarihler bir yana ki aslında o kadar da önemli değil, bence Türkiye’de Darwin Günü’nün yapılmadığı üniversite, biyoloji bölümü bırakmamak çok daha önemli bir hedef. Başta üniversitelerin fen fakülteleri, bilim ve biyoloji kulüpleri olmak üzere,  bu konuda duyarlı herkese büyük bir sorumluluk düşüyor. Son birkaç yıl içinde Darwin Günü düzenleyen pek çok üniversite, öğrenci kulübü, dernek ve sendika oldu. Bu kuruluşların kendi deneyimlerini yardım isteyen herkese severek aktaracağından şüphem yok.

Bundan sadece dört yıl önceki “Darwin Günü düzenleyelim mi, nasıl düzenleyelim, yapılabilir mi?” temalı toplantılarımızı hatırlıyorum da üzerinden on yıllar geçmiş gibi. Ancak henüz bu tartışmaların yapılmadığı, yapılmasının akla gelmediği üniversitelerimiz var. 12 Eylül’ün gölgesinde kristalize olup, o ya da bu şekilde korku içinde donakalmış üniversitelerimiz. Bütün o atalet içinde hareket ve değişim imkansızmış ve ancak felaketle sonuçlanırmış gibi geliyor.

Her neyse bunlar üzerine daha çok konuşur, tartışırız. Sözün özü Türkiye’de evrim kuramının tartışılmadığı ya da en azından şimdilik tartışılmasının tartışılmadığı yaşam bilimleriyle ilgili akademik bir birim kalmaması için çaba sarf etmeliyiz. Darwin Yılı bunun için iyi bir başlangıç oldu, devamı gelmeli.

Bu küçük Darwin Günü hediyesi de NSF’den sizin için gelsin. Evolution of Evolution

Açık Radyo’da Darwin Yılı ve Türkiye üzerine konuştuk

Geçtiğimiz çarşamba (8 Temmuz) Açık Radyo‘da İlksen Mavituna’nın hazırlayıp sunduğu Yaşamın Tüm Çeşitliliği programında Bianet Bağımsız İletişim Ağı için hazırladığım “Hassas” Bir Konu: Darwin yazı dizisi üzerine konuştuk. İzlemek isteyenlerce için Yaşamın Tüm Çeşitliliği programı her Çarşamba akşamı 19:30′da yayınlanıyor.

Programın tamamını buradan dinleyebilirsiniz.

Ses kaydı için Açık Radyo’ya, bunu bloğa nasıl koyacağım şimdi “know how”ı için Hakan, Onur ve Arpat’a teşekkürler.

“Hassas” Bir Konu: Darwin

Bu yıl, Charles Darwin’in 200. yaşgünü tüm dünyada Evrim Kuramı etrafında örülmüş etkinliklerle kutlanıyor. Murat Gülsaçan, 20 üniversitenin biyoloji bölümü öğretim üyeleriyle konuştu. Yazı dizisinin ilki “Akademi İçin Darwin Hassas Bir Konu” başlıklıydı. İkinci yazıda Bilim Teknik’in Darwin kapağına sansür tartışması üzerine görüşler; üçüncüsü öğretim üyelerinin biyoloji müfredatı ve Yaratılışçılığın müfredata girmesi üzerine görüşleri, dördüncüsü Adnan Oktar ve yaradılışçılık üzerine değerlendirmeler, beşincisiyse üniversitelerin Darwin Yılı’yla ilgili etkinlikleri üzerineydi.

Yazı dizisinin bu son bölümünde Gülsaçan yaptığı görüşmeler üzerinden genel olarak Türkiye’de üniversitenin Evrim Teorisi’ne yaklaşımını değerlendidiriyor.

Öğretim üyelerinin sorulara verdiği yanıtlar Türkiye akademisini yakından tanıyanlar için şaşırtıcı olmasa da, Türkiye’de evrim karşıtlığı sorununda akademinin durumunu açık seçik göstermesi açısından önemli…

Ancak genel manzarayı iyi bir şekilde tasvir etmek için yanıtlara yansımayan iki önemli noktanın daha üzerinde durmamız gerekiyor.

Bunlardan ilki, soruları yanıtlayan ya da yanıtlamayan öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunun “Darwin ve evrim kuramı” sözcüklerini duyar duymaz içine girdikleri ruh durumu. Aldığım yanıtlardan pek azı beni şaşırtsa da bu genel ruh durumunu hissetmekten rahatsızlık duyduğumu belirtmeliyim. Bu çalışma sırasında bana çok şey öğreten bu kaygılı sesleri, uzun duraklamaları, “Nereden çıktı şimdi bu?” ve “Neden ben?” diyen,  zaman zaman öfkeli tavırları anlatabilmem ne kadar mümkün bilmiyorum.

Pek çok öğretim üyesi evrim kuramını “hassas”, “nazik” ya da “telefonda konuşulmayacak” bir konu olarak tanımlarken kuramın derslerde ya da kamuya açık ortamlarda sağlıklı bir şekilde tartışılması nasıl bekleriz? Türkiye’de evrim karşıtlığı sorununa bir çözüm bulmak istiyorsak bu gerilimi düşürmenin yollarını aramamızın zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Bu gerilimi biraz olsun yansıtacağını düşündüğüm pek çokları içinden birkaç örnek:

Köklü bir üniversitenin biyoloji bölüm başkanı:

    “Tamam fikri olmak başka ama üniversitede her önümüze gelene, her fikri söyleme yetkimiz yok. Yani bizim bir konuşma yapmadan önce talebiniz olur, iletirsiniz yazılı veya sözlü, yetki verirlerse biz çıkıp demeç veririz. Yoksa onun dışında herkes çıkıp burada demeç veremiyor üniversitede. Veren de kendi sorumluluğuna katlanır ona bir şey diyemem.”

Bir başka köklü üniversitenin biyoloji bölüm başkanı:

    “Hayır efendim. İstanbul’dan haber kanalıyla Darwin hakkındaki görüşlerimi siz ne yapacaksınız? Niye soruyorsunuz yani niye merak ediyorsunuz? … Haber mi yapacaksınız? …Haber değeri var mı bunun?”

Bir başka önemli üniversitemizin biyoloji bölüm başkanı:

    “Valla bu konuda hiç bir görüşüm yok. Yani kusura bakmayın (Gülerek)… …Biyoloji profesörüyüm ama Darwin konusunda çok ters anlatımlar oluyor. Herkes kafasına göre bir şeyler söylüyor. Kafalarına göre açıklama yapıyorlar. Ben o tip şeylere girmek istemiyorum.”

Bir biyoloji bölüm başkanı tarafından yönlendirildiğim köklü bir üniversitemizin evrim dersleri veren öğretim üyesi:

    “Çok hassas bir konu biliyor musunuz, yanlış bir şey söylemek istemiyorum… Korku imparatorluğu oldu, kimse sesini çıkarıp bir şey diyemiyor. …Bazı şeylere insanlar çekiniyorlar, ben de bunlardan biriyim. Her şeyi açıkça söyleyemiyorsunuz. İnsanların başına neler geldiğini az çok görüyorsunuz.”

Bu durumun münferit ya da tesadüfi olduğunu düşünmüyorum. Belirli bir görüşten insanlara özgü bir durumda değil. Bu ruh halinin tüm akademiye yayılmış olduğunu söyleyebilirim. Bu korku ve çekincelerinde ne kadar haklıdırlar, ayrı bir tartışmanın konusu.

Üzerinde durulması gereken bir diğer motif de uzmana yönlendirme: Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ali Demirsoy birkaç kez sorularımızı cevaplayabilecek uzman olarak adres gösterildi. Eğer bölümlerde konuyla ilgili biri varsa doğrudan onlara yönlendirildim. “Bizim bölümde bu konuyla ilgili kimse yok” yanıtını da almadım değil.

Örneğin:

    “Ben bu konuda size çok ciddi bir adres verebilir miyim? Hoca’nın (Ali Demirsoy) hiçbir çekincesi yok. Her yerde her şeyi aşmış. Kimseye minneti olmayan. Bizler (kendisi doçent) akademik hayatın başında olan insanlarız.”

ya da

    “Şimdi ben evrim uzmanı değilim, biyolog olabilirim ancak kendi konumla ilgili çalışıyorum. Evrimle ilgili çalışan arkadaşlarımız var, hocalarımız var değişik üniversitelerde daha uzman kişiler, onlarla bu konuları görüşmek daha sağlıklı sonuçlar doğurabilir.”

Gazete köşelerinde evrim kuramı hakkında ahkam kesen köşecileri düşününce “Bu konuda uzman değilim” diyen biyoloji profesörlerinin durumu daha da ironik bir hale geliyor.

Bu durumu evrim konusunda uzun zamandır etkin olan iki akademisyene de sordum, Ali Demirsoy’a ulaşamadık.

ODTÜ Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aykut Kence: Bir kere evrim kuramı biyolojinin temeli, benim uzmanlık alanım değil demek bence olacak şey değil. Bir insan kendi disiplinin temeli olan bir kurama benim uzmanlık alanım değil derse, o zaman ne denilebilir? MEB izlediği eğitim programları ile Amerika’da Hıristiyan köktendincilerinden ithal edilmiş olan yaratılışçılığa destek veriyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nda bakan değişimiyle bu yanlış politikadan dönülmesini dilerim. Araştırma projeleri olabilir.O nedenle de Darwin konusunda konuşurlarsa sonuçta zarar göreceklerini düşünüyor olabilirler.

TÜBİTAK’ın desteklemediği projeler desteklenseydi şu anda uluslar arası alanda çok daha iyi bir konumda olurduk. Bir bilim insanı’nın birincil görevinin her koşulda gördüğü yanlışlıkları eleştirerek, doğru bildiği yolu göstermek olmalıdır. İktidarlar bu eleştirilere göre ülkeyi yönetmek durumundadırlar. Demokrasilerde bu böyledir. Oysa ülkemizde eleştirenler hiç kabul görmüyorlar. Ben en çok şunun için üzülüyorum. Deneyim ve birikimlerden yararlanılacağına, bunlar bir kenara itiliyor. Dünya’da evrim konusunda her yıl binlerce araştırma ve yayın yapılıyor. Türkiye bu konuda araştırma ve yayın yapan ülkelerin çok gerisinde. Oysa evrim kuramı geliştirdiği teknolojilerle günlük yaşamımıza girmiş durumda. Hem bilimi reddedip hem de onun nimetlerinden yararlanabilmek uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy: 12 Eylül darbesi büyük sekte vurdu üniversitelere her şeyden önce, üniversitelerin içi son derece boşaldı. Şimdi bir akademisyenin yaptığı meslekle ilişkisinin para kazanmak veya pozisyon elde etmekten çok çok öte de bir yerde duruyor olması lazım. Dolayısıyla üniversite maalesef Türkiye’de anlamını içerik olarak yitirmiş durumda. Üniversiteyi, üniversite yapan özgür düşüncenin, bilimsel olarak bakabilmenin bütün sütunları sanki yıkılmış gibi gözüküyor. Bir de tabii ki bu evrim konusu çok nazik bir konu olarak kabul ediliyor: Dini inançlar meselesinden bahsediyorum. Aslında durum böyle değil: evrim karşıtları bu noktaya çekmek isteseler de durum böyle değil. Dolayısıyla bilim insanlarının, bilimin pozisyonunu başkalarına aktarmak özellikle popüler olarak aktarmak kaygısının öncelikli olması lazım. Ara kadroların, eğitim bilimcilerin, evrimsel biyologların evrimin ne olduğunu, bilinçlendirerek aktarması lazım insanlara. Tabii öğretim üyelerinin bu ataleti bence Türkiye’deki üniversite içeriğinin ataletiyle çakışıyor zaten. Dolayısıyla TÜBİTAK’ta kapak değiştirilir, Adnan Oktar kitap basar ancak en vahim şey. Bence onlardan çok daha vahim olan şey üniversitenin maalesef bu tür bilim düşmanlığına karşı sağlam, olması gereken bir duruşu sergilemek yerine sessiz kalması.

Bianet Bağlantısı